ATAYISLAR HADİ BUNU DA AÇIKLAYINN o ufacık sahnede geminin ne işi var HADİ BUNU DA AÇIKLASANAZA!!11!
Yıllarınızı kendiniz için geçiriyorsunuz önce.
Bazen canınızdan çok sevdiğinizi düşündüğünüz arkadaşlarınız, bazen tek gerçek varlığınız olan aileniz veya size kötü davrandığı halde sizin kıyamadığınız insanlar uğruna yaşadığınızı düşünseniz de sadece kendiniz için geçiriyorsunuz saatlerinizi.
Zaman, size durmuş gibi geliyor kimi sıra. Mıhlanıyor gibi sanki. Kıpırdamıyor.
Geçmiyor saniyeler, dakikalar, saatler… Günler hiç geçmiyor ve sizin hayatınız hiç değişmiyor gibi hissediyorsunuz. İnsanlar sizin boğazınıza yapışmış gibi, nefesiniz kesiliyor bazen. O insanlar sizi anlamıyor ama. Sizi sizden başkası fark etmiyor.
Yine de onlara muhtaç hissediyorsunuz kendinizi. Onlarsız hiçsiniz sanki.
Sizi korkutan da başlı başına bu hiçlik gibi. Değil mi? Sahiden bu değil mi?
Kocaman bir “hiç” olmaktan korkuyor herkes. Yalnız olmaktan. Yalnızlık kolay bir kelime gerçi. Üç hece. Ama çekilmesi zor. Hatta belki en ağır ömür törpüsü.
Tüm insanlığın itiraf edemese de en büyük korkusu, yalnızlık. Hiçlik. Kimsesizlik.
Ve bu geçmek bilmeyen zaman, bunu hissettiriyor işte size. Damarlarınızdan bunu akıtıyor sanki. Bu korkuyu, bu hissiyatı ve bununla gelen dramatik günlerinizi.
Sonra soyutlanıyorsunuz. İnsanlardan ve onlarla geçirdiğiniz zamandan bir tat alamıyorsunuz. İnsanların arasında insansız kalıyorsunuz. Hiçleşiyorsunuz.
Hiçleştiğiniz her bir gün daha çok zayıflıyorsunuz. Bir başkasına daha çok muhtaç oluyorsunuz. Güvenemediğiniz insanlara güvenmeyi diliyorsunuz. Olmuyor.
Nefes alıyorsunuz ama aldığınızın farkına varamıyorsunuz. Hayatınız yaşam olmuyor. İkisini aynı kefeye koyuyorsunuz. Hayat ve yaşamı ayırt edemiyorsunuz.
Nefesiniz kesiliyor. Nefesiniz geliyor. Nefesiniz artık bir anlam ifade etmiyor.
Ve sonra bir gün. Zaman ya bu. Hiç geçmez derken geçiveriyor göz açıp kapayıncaya kadar. Tam size tak ettiği anda tek bir göz kırpışınız ile akıveriyor su gibi. Anlamıyorsunuz ne olduğunu, ne olacağını, nasıl gideceğini…
Kaybolmayı göze alarak ilerliyorsunuz önünüze çıkan yeni yoldan. Yanınızda yeni bir insan ile, her şeyi kabullenerek gidiyorsunuz oradan. Yürüyorsunuz.
Siz yürürken o sizin elinizden tutuyor sonra bir anda. Ne olduğunu anlamıyorsunuz. Sanki siz onun elinden tutmuşsunuz gibi oluyor. Karar veremiyorsunuz. Ama önem vermiyorsunuz. Kenetlenmiş ellerinize bakarak kalbinizin mutluluğunu gülümsemeleriniz ile yansıtıyorsunuz etrafınıza. Mutlu oluyorsunuz.
Mutlu olduğunuzda ne oluyor biliyor musunuz? Fark ediyorsunuz.
Hayatın yaşam ile eş değer olmadığını anlıyorsunuz. Yaşamın gerçekten nefes almak olduğunu ve bu nefes almanın sanki onun için yaşamak gibi olduğunu fark ediyorsunuz. Parmaklarınızı parmaklarına kenetlediğiniz o insanı benimsiyorsunuz.
Birini benimsemenin, insanı ne kadar mutlu ettiğini anlıyorsunuz sonra.
O yanınızdayken zaman su olup akıyor sizin etrafınızdan. Çevreniz daima hanımeli çiçeği gibi kokuyor. Her bir sözüyle o, kalbinizi tekrar tekrar fethediyor.
Ve bazen o kişinin son olmayacağını bile bile başlarken o yola, göz göre göre; bazen ondan başkasının size gerçek nefesi veremeyeceğini anlıyorsunuz yolun ortasına geldiğinizde. Gurur duyuyorsunuz, sizinle. Hem onunla, hem kendinizle.
Eğer size yaşam veren biri varsa hayatınızda,
Şansın en güzel yüzü gülümsemiş size.
Kaybetmeyin. Gidin ve ona sımsıkı sarılın.
Sarılın ve onu sakın bırakmayın.
Çünkü o, sizsiniz. O, sizin kalbiniz.
Klişe bi’ laf söyleneceği zaman, öncesinde söylenen ”klişe olacak ama..” lafı da klişe oldu.
"Hiç kimseye, hatta kendine bile tüm hayatını anlatmamalı insan. Çünkü bu kötülüğü hiç kimse hak etmiyor."
Yalçın Tosun.
Sen çok yalnız gelmişsin kardeş.
”Böyle giderse” gitsin, sen gitme.
Hiç gitme istiyorum, hiç bitmeyelim. Kim ne derse desin, biz bitmeyi hak etmiyoruz. Beni üzüyorsun bazen, kızdırıyorsun, ağlatıyorsun hatta. Bak, eğer ölene dek yanımda kalacaksan, ben ölene kadar ağlarım. Mühim değil. Bu yüzden hiç gidemiyorum. İstemiyorum da. ”Gidiyorum” diyorum sana bazen, nereye gideceğimi bilmeden. Ben bi’ yere gidemem ki. ”En kötü şeyi de yapsan, bırakmayacağımı” biliyorsun. Sen de gidemezsin, biliyorum.
Aşk’ın en güzel koktuğu yer, senin boynun. Hem çok sıcak oluyor, dudaklarım üşümesin diye, di mi?
Bak, havalar ısınıyor. Biz bu aylarda başlamıştık. Üç mevsimi birlikte yaşadık ama kış o kadar soğuktu ki; duygularını dondurdu. Korktun sen. Ben biliyordum. ”Seni seviyorum ama eskisi kadar değil”den sonra, ”sevmiyorum” dediğinde bile biliyordum. Deli gibi sevdiğini biliyordum. Ölecek kadar sevdiğini biliyordum. Karşında bu yüzden ağladım. Ben bütün bunları biliyorken, gidişini durduramamak gözlerimi yaktı. Her şeyin farkındayken, yalan söylediğinin bile farkındayken elimden bir şey gelmiyordu. ”Elimden bi’ şey gelmeyince, gözlerimden bi’ şeyler geliyordu. Ve onlar tutulmuyordu.”
Hatırlarsın; ben ağlarken iki kere ”son kez sarıldık.”
Şimdi geçti. Eskisi kadar değil artık, eskisinden bile çok seviyorsun. Öyle dedin hani, aşıkmışsın. Bi’ de bazen gidiyorum, bazen kalıyorum. Olsun, sen ikimizin yerine de kalıyorsun. Ölecek gibi.
Çok yüksek bir binanın tepesinden aşağı bakmak gibi, sana dokunmak.
”Tek hatamız; aşktan önce öğrendik, sürtüşmeyi.”
İçinde ‘kayboğulduğum’ düşüncelerim var benim.
Bazı erkekler ilişkilerde sonuna kadar değil de, donuna kadar gitmeyi tercih ediyor.
En sevmediğim şeyler;
merakta bırakılmak, habersiz bırakılmak, sebepsizce bırakılmak, bırakılmak.
”Nerede bulduğun değil, ne bulduğundur mutluluk.”